SİYASET
Giriş Tarihi : 25-12-2019 22:42

1984 Sütkesiği Ayaklanmalarının Organizatörlerinden Rıfat Yağcı’nın Anma Etkinliğindeki Konuşması

Kıymetli misafirler, sevgili hemşerilerim, değerli devlet büyüklerim, ve çok değerli dava arkadaşlarım… Konuşmama

1984 Sütkesiği Ayaklanmalarının Organizatörlerinden Rıfat Yağcı’nın Anma Etkinliğindeki Konuşması

Kıymetli misafirler, sevgili hemşerilerim,
değerli devlet büyüklerim,
ve çok değerli dava arkadaşlarım…
Konuşmama Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiiri ile başlamak istiyorum.

Kerem Gibi

Hava kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum…

O diyor ki bana:
— Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem gibi yana yana.
Dert çok, hemdert yok
Yüreklerin kulakları sağır…
Hava kurşun gibi ağır…

Ben diyorum ki ona:
—Kül olayım kerem gibi yana yana.
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum…..


Ne de güzel söylemiş Nazım, sanki Bulgaristan Türklerinin durumunu görürcesine...
Ben de diyorum ki:

Hava kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağırıyorum
Koşun, 24 Aralık 1984‘ü anmaya çağırıyorum!


Evet, bizler bugün Sütkesiği’ne, 35 yıl önce gerçekleşen 24 Aralık 1984 mitingini anmak için geldik: dönemin komünist rejiminin Bulgaristan Türklerine yönelik asimilasyon kampanyasına karşı, Bulgaristan tarihindeki ilk direnişi anmak için...

Bulgaristan tarihinde direniş mitinglerinin fitilinin ateşlendiği ve direnişin simgesi olan Sütkesiği’ndeyiz. Şehitlerimizi anmak, kahramanlarımızı alkışlamak, o günleri anlatmak için buradayız. O günler ki, acı ve ıstırap dolu o günler…

Aslında Bulgaristan Türklerine yönelik baskılar 1984 yılından çok daha önceden başlamıştı. Önceleri dilimize ve dinimize müdahale ettiler. Daha sonra ise geleneklerimize… Bir yıl var ki 1984; sonbahar ayları, Komünist rejimin kuklaları isimlerimizi değiştirmeye kalkıştılar. Geceleri köyler basılıyor, zorla isimler değiştiriliyor ve karşı gelenler akla hayale gelmeyecek işkencelere maruz bırakılıyordu. Yaptıkları zulüm ve işkencenin şahidi olmasın diye de geceleri basılıyordu köyler ve de toplu direnişe neden olmasın diye bu akşam bir köyde 2-3 aile, yarın ise başka birinde 3-5... Halkımız ise evlerine giremiyor, genç, yaşlı, çoluk çocuk dağlarda yaşıyordu. Soğuk kış gecelerinde üşümemek için ormanlarda kulübeler yapılıyor, kuyular kazılıyor ve oralarda kalınıyordu. Bizlerse halkımızın bu acı ve ıstırap dolu durumdan nasıl kurtulacağını tartışıyor, sık sık toplanıp durum değerlendirmeleri yapıyor, halkımız baskın yemesin diye geceler boyunca nöbet tutuyorduk. Çember daralıyor, sinirler geriliyordu iyice. Çare bulmalı, dur demeliydik. Bir ses diyordu ki:

Hava kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağırıyorum
Koşun, Türklüğümüz için mitinge çağırıyorum.


Ve 1984 yılının 23 Aralık gecesi “birlikten güç doğar” parolası ile topluca hareket etme kararı aldık. Hallar ve Tosçalı gençleri ile birlikte aldığımız karar neticesinde 24 Aralık günü burada, Sütkesiği meydanı’ nda barışçıl bir miting yapmaya karar verdik. Hızlı davranmalıydık yoksa bütün planlarımız bozulabilirdi. Çıktık birkez bu yola, yoktu bu işin dönüşü, sesimizi duyurana kadar devam edecektik. Arkadaşlarımız ile beraber Karamustafalar, Çıraklar, Happollar, Dedeler, Mıstavacıklar, Yusupaşalar ve Amatlar köylerinde tek tek gezdik evleri. Civar köylere de haberciler gönderildi. 23 Aralık gecesi, yoğun kar yağışı altında, üstümüz sırılsıklam sabahın 4’üne kadar dolaştık köyleri.

24 Aralık sabahı saat 6’da herkes koyuldu yollara. Zalimler karanlıklarla dost olup geceleri saldırıyordu zulüm dolu pençeleriyle halkımıza. Bizlerse karanlıklara inat ve şiddetten uzak barışçıl bir miting yapacaktık. Tek düşüncemiz Jivkov rejimine ‘’dilimize, dinimize ve ismimize dokunma’’ demekti. Tek hedefimiz bu meydana gelmekti. Bu meydan bizim için özgürlük demekti, Türklük demekti. Sokmadılar bizleri bu meydana, 100 metre kala önümüzü kestiler. Tanklarla ve tüfeklerle üzerimize saldırdılar. Silahlar patladı. Acımasızca vurdular, ezdiler bizi, sanki düşman vardı karşılarında, sanki isyan bastırıyorlardı. Bizler isyan etmedik, devlete başkaldırmadık, şiddete başvurmadık, polise veya askere silah doğrultmadık, hatta taş bile atmadık. Sadece ‘’dilimize, dinimize ve de ismimize dokunma’’ dedik.

Onlarca yaralı vardı. Babamın da alnı yarılmıştı, yüzü kanlar içindeydi. O gün burada Sütkesiği’nde hepimiz dövüldük, ezildik, dinlemediler bizi ne yazık. Öncülük ettiğimiz gerekçesiyle beni ve bazı dava arkadaşlarımı tutuklayıp belene zindanına kapattılar. Zulüm ve işkenceler durmaksızın devam etti. Köylerde kalan arkadaşlarımıza da rahat yüzü göstermediler. Aylarca milis teşkilatına sürüklendiler ve de dayak yediler. Ancak kıvılcım parlamıştı bir kez. Sütkesiği bir ilkti ve direnişin simgesi oldu. Meşaleyi biz yaktık ve de devam etti killi, Mestanlı, Cebel ve Kırcaali’de. Bizler on binlerdik, yüzbinler olduk ve de milyonlar…

Bir ses diyor ki bana:
— sen bu yaptıklarınla kül olursun ey!
Türklük için yana yana…
Dert çok, ancak dinleyen yok
Yetkililerin kulakları sağır…
Hava kurşun gibi ağır…


Ben diyorum ki ona:
— kül olayım Türklük için yana yana…
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak,
Nasıl çıkarız karanlıktan aydınlığa…


Bu direnişler barışçıl direnişti. Bulgaristan Türklerinin onurunu koruyan bu direnişleri sağlayan, hapis ve sürgünleri göze alan ve hatta göçlerle yerinden yurdundan edilen; ancak, Türk olmaktan zerre kadar taviz vermeyen kahramanlarımızı buradan kutluyorum. Şehitlerimiz var. 20 aylıkken şehit düşen Türkan bebek Bulgaristan Türklerinin simgesi oldu. Bu dava uğruna şehit düşenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Onları unutmadık, unutmayacağız da!

Bu direnişler sonrasında 517 kahraman belene toplama kampına gönderildi. Sayısız işkence ve hapis gününden sonrada Bulgaristan’ın farklı bölgelerine sürgün edildiler. Bunlar haricinde yaklaşık 1000 kişi hapis ve sürgünlere gönderildi. 1984-1989 yılları arasında 20’nci yüzyılın en büyük insanlık trajedilerinden birinin yaşandığı Bulgaristan’da 1,5 milyon türkün isimleri değiştirildi. Mayıs-Eylül 1989 döneminde 400 bin, sonraki dönemlerde de 400 bin daha olmak üzere toplam 800 bin kişi zorunlu göçe tabi tutuldu. Bulgaristan Türkleri isimlerinden vazgeçmedikleri için özgürlüklerinden alıkonuldular, hapis ve sürgünleri yaşadılar. Evlerinden ve ülkelerinden edilerek zorunlu göçe tabi tutuldular. Bu insanlar sadece anayasal hakları olan ana dillerini konuşmak, örf ve adetlerini sürdürmek, dini ibadetlerini yerine getirmek ve Türk gibi yaşamak için mücadele ettiler.

Evet, bunca zulüm ve eziyetten sonra bizler bugün yine her yıl olduğu gibi bu meydandayız, 35 yıl önce sokulmadığımız bu meydanda, özgürlük meydanında. Şehitlerimizi anmak, kahramanlarımızı alkışlamak ve acı ve ıstırap dolu o günleri anlatmak için, unutulmasın diye. Bizler o günleri unutmadık, unutmayacağız da.

Evet, bugün bizler bu meydandayız. 35 yıl önce sokulmadığımız bu meydanda,
özgürlük mücadelemizin anısına...
Ve sesleniyorum buradan:

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır bağır bağır bağırıyorum.
Hep beraber haykırmaya çağırıyorum:

Bir daha asla, bir daha asla dokunmayın dilimize, dinimize ve de ismimize!


Rıfat YAĞCI
24 Aralık 2019